Cilt Kanserlerinin En Ölümcül Formu Olan “Melanom”un Kurkumin İle Bağlantısı Var Mı?

Kötü huylu bir çeşit cilt tümörü olan Melanom, birden, hiçbir uyarı vermeksizin normal deri üzerinde de ortaya çıkabilir, önceden var olan bir ben üzerinde de gelişebilir. Bu yüzden benler dikkatle izlenmeli, takip edilmelidir.

Hayatı en çok tehdit eden cilt kanseri olan melanomun kaynağı; melanosit adı verilen hücrelerdir. Melanositler, derimize rengini veren ve bronzlaşmamızı sağlayan melanin pigmentini üretirler. Melanom, melanositlerin anormalleşerek aşırı ve kontrolsüz çoğalmaları sonucu oluşur ve başka organlara yayılma potansiyeli taşır.

Peki belirtileri neler, nasıl anlayacağız?

Melanom, söylediğimiz gibi birden, hiçbir uyarı vermeksizin normal deri üzerinde ortaya çıkabileceği gibi önceden var olan bir ben üzerinde de gelişebiliyor. Bu nedenle vücuttaki benlerin yerleşimini ve görünümünü iyi tanımak gerekir ki değişiklikler algılanabilsin. Melanom benleri, diğer atipik benlerle karıştırmak mümkün. Bazen melonom, normal bir ben zannedilebilir aslında o ben, başlangıcından beri melanom olabilir.

Diğer belirtiler ise soyulma, sızıntı, kanama veya ben üzerindeki şişlik veya kabartı oluşması gibi ben yüzeyindeki değişikliklerdir. Ayrıca kaşıntı, hassasiyet ve ağrı gibi benle ilgili his değişiklikleri de yaşanabilir. Ancak anormal görünen bir benin çıkarılması ya da yakın olarak izlenmesi gerekliliği konusunda ilgili hekim (sıklıkla dermatolog) öneride bulunmalıdır. Yani “hekim desteği alınmalı!”

Benlerin takibinde farklılaşmanın kolay tespiti için “ABCD kuralı” adı verilen bir metot uygulanıyor.

A (Asimetri)

Benin bir yarısı diğer yarısına benzemiyorsa (renk ve/veya şekil olarak)

B (Border/Sınır)

Benin sınırları düzensiz ise (girintili çıkıntılı ise)

C (Color/Renk)

Benin rengi homojen değilse (kahverengi, siyah, kırmızı, gri, beyaz gibi renklerin iki veya daha fazlası bir arada bulunuyorsa ya da alacalı bir görünüm varsa)

D (Diameter/Çap)

Ben çapı 6 mm’den büyük ise (kabaca silgili kurşun kalem çapından büyük bir ben ise).

Risk Faktörleri Nelerdir?

Diğer cilt kanserlerinde olduğu gibi özellikle açık tenli kişilerde güneşe aşırı maruz kalma, melanom için de çok önemli bir risk faktörü. Aile fertlerinde melanom geçmişi bulunan kişiler, özellikle de çok sayıda beni olanlar yine risk altındadırlar.

Melanom daha çok açık tenli ve kolay çillenen kişilerde görülürse de esmer tenli olmak melanoma karşı bir garanti oluşturmuyor. Esmer tenli kişilerde melanom daha çok ayak tabanı ve avuç içinde, tırnak altında veya çok nadiren ağız içinde gelişebiliyor.

Cilt Kanserine Nasıl Tanı Konulur, Nasıl Anlaşılır?

Tanı Yöntemleri

Cilt kanseri belirtilerini gösteren ve melanom şüphesi taşıyan lezyonlar önce fiziksel muayene ile detaylı şekilde değerlendirilir. Daha sonra doktor tarafından tercih edilen tarama yöntemine göre dermoskopik veya histopatolojik inceleme yapılır. 

Dermoskopik inceleme, lezyonun özel ışık sistemine sahip dermoskop adlı bir cihaz ile görüntülenmesi işlemidir. Gelişmiş aydınlatma sistemi ile lezyonun üst tabakaları detaylı bir şekilde görüntülenebilir. Bu yöntem erken tanı imkânı sunması ve hiçbir yan etkiye neden olmamasından dolayı sıklıkla tercih edilen bir tanılama yöntemidir.

Histopatolojik inceleme yapılabilmesi için tümörlü lezyonun tamamen çıkarılması ve laboratuvar ortamında patoloji uzmanları tarafından incelenmesi gerekir. Öncelikle lezyonun çıkarılacağı bölgeye lokal anestezi uygulanır ve ardından şüpheli doku doğru sınırlar çizilerek ciltten çıkarılır. Bu yöntem melanom teşhisini kesinleştirebilmek için son derece önemli bir tanılama yöntemidir.


Tedavi Yöntemleri

Bir benin genellikle tamamının çıkarılarak incelendiği dokuda melanom olduğu patoloji raporu ile doğrulanıyorsa bu kez o bölgeye cerrahi işlem uygulanıyor. Ancak işlem uygulanırken, tedavi amacıyla etrafında belli oranda sağlam doku bırakılıyor.

Melanomda bilinen tek ve etkili tedavi; cerrahi tedavidir. Eğer melanom yeterince erken dönemde yakalanmamışsa önce lenf sisteminden başlayarak vücudun diğer organlarına yayılma riski (metastaz) bulunuyor. Bu nedenle yayılıp yayılmadığını anlamak için lenf bezi biyopsisi yapmak gerekiyor.

Sıra “Kurkumin”de, Nedir, Ne İçin Kullanılır?

Kurkumin; Zencefilgiller (Zingiberaceae) familyasından sarı çiçekli, büyük yapraklı, çok yıllık otsu bir bitki cinsi olan Zerdeçal (Curcuma longa) bitkisinin rizomlarından (RhizomaCurcumae) elde edilen majorbiyoaktif bileşenlerin en önemlisidir. Geleneksel tıpta kurkumin; hazımsızlık, üriner sistem enfeksiyonları, karaciğer hastalıkları ve romatoitartrit gibi çok çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanılmaktadır.

Zerdeçaldan elde edilen kurkumin; yüzyıllar boyunca çeşitli iltihabi hastalıkların tedavisi amacıyla kullanılmıştır. Zerdeçalın; hücre siklusu (cyclin D1 ve cyclin E), apoptoz (caspase’lerin aktivasyonu ve antiapoptotik genlerdeki reseptörtlerin azalması), çoğalma (HER-2, EGFR, AP-1), hayatta kalma (PI3K/AKT yolağı), yayılma (MMP-9 ve adezyon molekülleri), yeni kan damarları ağı oluşumu (VEGF), metastaz (CXCR-4), enflamasyon (NF-KB, TNF, IL-6,IL-1, COX-2, VE 5-LOX) ve bunların çoklu hücre sinyali yolağı üzerine müdahale ederek etki gösterdiği düşünülmektedir.

Kurkuminin lösemi ve lenfoma, gastrointestinal kanserler, genitoüriner kanserler, göğüs kanseri, yumurtalık kanseri, baş ve boyun skuamöz (yassı) hücre karsinoması, akciğer kanseri, melanom ve nörolojik kanserlerde tümör oluşumunu baskıladığı rapor edilmiştir.

Fenolik bileşikler; serbest radikal tutucu özellikleri sayesinde antioksidan ve antikanser aktivite göstermektedir. Kurkumin, fenolik ve enolikfonksiyonel gruplarından dolayı mükemmel antioksidan aktiviteye sahiptir. Yapılan çalışmalarla, kurkumin ve analoglarının sahip olduğu oksijenli aromatik halkaların sitostatik aktivite gösterdiği doğrulanmıştır.

Kurkuminin anti-neoplastik aktiviteye sahip olması, molekül ağırlığının düşük olması ve toksisitesinin olmaması, bu molekülü; potansiyel kemoterapötik ilaçların geliştirilmesinde ideal öncü molekül haline getirmektedir.

“Melonom”da Kurkumin

 Cilt kanserlerinin en ölümcül formudur, çok agresif olup mevcut tedavilere dirençlidir. Birkaç raporda kurkumin ve kurkuminin sentetik analoğu EF24’ün çeşitli melanom hücre hatlarında antitümör etkisi tanımlanmıştır.

Kurkumin etkisini; glutatyon S-transferaz aktivitesinin inhibisyonuna. COX-1 ve COX-2 enzimlerinin inhibisyonuna, Fas reseptör/kaspaz-8 yolağı aracılı apoptozun indüklenmesine, NF-кB aktivasyonunun azalmasına aracılık ederek göstermektedir. KurkuminglutatyonStransferazıinhibe ederek; melanom hücrelerinde çoklu ilaç direncini tersine çevirmektedir. Benzopirenin başlattığı ve TPA’nın teşvik ettiği iki aşamalı cilt tümörü oluşumu modelinde; kurkumin tüm farelerde tümörün büyümesini azaltmış ve tümör taşıyan farelerin sayısı azalmıştır. Diğer bir çalışmada da kurkuminin; farelerin cildinde UV tarafından indüklenen dermatiti inhibe ettiği gösterilmiştir.

Bilim ile kalın…

Yöneticimizi Tanımaya Ne Dersiniz?

Beyin nasıl çalışır, beynimiz nasıl işler? Beynimiz nasıl karar veriyor? Hangi sayısında hatırlamıyorum ama “How It Works” dergisinin en dikkatimi çeken basımı beyin ile ilgili olandı ve gayet verimli oldu. İnsan beyni sadece 1,4kg olmasına rağmen oldukça karmaşık bir yapıdır.

Peki insan beyni nasıl çalışıp karar verir?

Beynin sağ lobu tamamen “şu an” ile ilgilenir. Yani herhangi bir yerde ve zamanda o an ne yapıyorsanız o oradadır. Mesela siz bu yazıyı okurken bulunduğunuz ortamdaki koku, ısı ve ışık durumunu tamamen sağ beyniniz sayesinde farkedersiniz.

Beynin sağ tarafı görselcidir, resim ile düşünür. Duyu organlarımız tarafından bu kısma sürekli bir bilgi akışı olur. Sağ beyin de bunları anlamlandırır, çözümler; ortamla ve bedenin o anki durumuyla ilgili çıkarımlar yapar. Yani bulunulan anda bulunulan yerin görüntüsünü, kokusunu, tadı, sesleri beynimizin sağ lobu sayesinde biliriz. Yani insan dünya ile sağ beyni sayesinde bağlantıya geçer denilebilir. Sağ beyin bedeninin hareketlerinden vücudun o anki durumunu öğrenir. Mesela telefondan okuyorsanız telefonu tuttuğunuz elinizin, bilgisayardan okuyorsanız fareyi tuttuğunuz elinizin şu an tam olarak nerede olduğunun ya da ayağınızın, saçınızın o anki konumunun farkında olmanız sağ beyniniz sayesindedir.


Sol taraf konuşarak düşünür. İçinizdeki ses aslında beynimizin sol tarafının sesidir. Sol yarıkürenin bu sesi hiç susmaz. Bu durum bende farklı olsa da sizin iç dünyanızı dış dünyaya bağlayan da sol beynin konuşarak düşünmesidir.

Bu olağanüstü performansın devam etmesi için beynin de tıpkı makineler gibi yaşı ilerledikçe biraz bakıma ihtiyacı vardır. Ancak ne bir kullanma kılavuzu mevcut ne de bakım kılavuzu…

Aşağıdaki Maddelerden Hangilerini Biliyoruz? 🙂

  1.  Sol beyin, rasyonel ve stratejik düşünceler üretip uzun vadeli planlar yapar. ‘Eğer’ ve ‘fakat’ sözlerini çok kullanır. Sağ beyin ise duygusaldır. Sıcaklık ve yakınlığa önem verir. Daha yuvarlak düşünür. En çok ürettiği kelimeler, ‘hemen’ ve ‘şimdi’ dir.
  2. Yeni edindiğimiz bilgileri 24 saat içerisinde tekrar eder, konu üzerine kafa yorar ve hayal kurarsak, beyinde bir network oluşur ve öğrenilenlerin kalıcılığı sağlanır. Bu şekilde kimyasal kayıt yapılır.
  3.  Sol beyin gerçekleri, sağ beyin duyguları, ön beyin doğruları analiz eder.
  4.  İnsanda sağ beynin fonksiyonu olarak “güzelliği” sevme eğilimi vardır. Kadınlar, beyinlerinin bu bölgesinin fazla çalışmasından kaynaklanan biyolojik eğilimlerinden dolayı estetik duyusuna, erkeklerden daha çok önem verir. 🙂
  5. Çocuklar, altı yaşına gelene kadar duygusal empatiyi, daha sonra da zihinsel empatiyi öğrenirler. 10-12 yaşlarında ise soyut empati yeteneği kazanılır.
  6. Sağlıklı beyin için uykuya özen göstermekte fayda var. Yetersiz uyku beyni etkiler, iradeyi zayıflatarak tepkilerinizi yavaşlatır.
  7. Gece uykusu gündüz öğrenilenleri pekiştirir. Beyin için “en ideal uyku” olan gece uykusu, beyinde bulunan sinir hücreleri arasındaki bağların geliştirilmesini sağlar. Bu sayede beyin gündüz öğrendiklerini gece kayda geçirir.
  8. Beyni aktifleştirmek için rutinden uzaklaşmak mantıklı bir karardır. Sabah rutininizde değişiklik yapın. Örneğin kahvaltıdan sonra giyinmeyi deneyin ve işe giderken farklı bir radyo kanalı dinleyin. Araştırmalar, bu değişikliklerin beyin aktivitesinde ciddi artışa yol açtığını kanıtlıyor. Görev ne kadar rutin ve otomatik olursa söz konusu aktiviteler de o kadar düşüyor.
  9.  Beyin sağlığı için sinir büyüme faktörüyle ilişkili olan B vitaminlerini ihmal etmeyin. Beyin ve sinir sisteminin sağlığını korumak açısından büyük önem taşıyan B  vitaminleri eksikliği; depresyon, unutkanlık ve sinirliliğe yol açabiliyor. Sakatat, tam tahıllı pirinç, baklagiller ve pekmez iyi birer B vitamini kaynağıdır.
  10. Uzun süreli depresyonun varlığı kişide Alzheimer riskini iki kat arttırmaktadır. Kronik alkol kullanımı beyinde belirgin yıpranma yaparak, Alzheimer hastalığına zemin hazırlamakta.
  • Çocukluk ve gençlik döneminde yaşanılanlar daha sonra yaşanılanlara oranla daha az unutulurlar. Bunun nedeni, bu çağlarda beynin öğrenme kapasitesinin ve öğrenilenlerin arasında bağ kurma yeteneğinin yüksek oluşudur. Bazen insanlar o yaşlarda hiçbir anlam veremedikleri halde, öğrendikleri bilgileri aynen aktarabilirler.
  •  Beyin, vitaminlerin yanında kaliteli yağlara da ihtiyaç duyar. Yağ çeşitlerinde Omega 3 ve Omega 9 içeren besinler dolaşım sisteminin düzenli çalışmasını sağladığından, beynin de fonksiyonlarında iyileşme sağlar. Özellikle yüksek Omega 3 içeren su ürünleri (somon gibi) tüketimi ile beynin yaşlanması geciktirilebilir. Yine Omega 3 içeren cevizin günde 2 adet olmak üzere 8 haftalık düzenli tüketimi ile bilişsel fonksiyonların iyileştiği görülmüştür.

Keyifli bilgilenmeler, bilim ile kalın…


Fikir ve görüşleriniz için bize ulaşabilirsiniz 🙂

Siz Biliyor Musunuz Peki?

Bilmiyorum.  Bazen sadece bir simülasyondan ibaret olduğum düşüncesiyle hayatıma devam ederken bazen dünyada bir farkındalığın sebebi olacak çalışmalara imza atabilecek kapasitede biri olduğumu düşünerek yaşıyorum. İlki genelde ağır basan yaşam biçimim olsa da diğer ihtimalin gerçek olduğu düşüncesi ruhumu daha hoşnut ediyor. Peki, ben geleceğimi planlarken hangi ihtimale göre ayarlıyorum kendimi? Sanırım şu an hiçbir şey yapmıyorum. Kendimi bulamadım demek yerine birçok ben buldum demek daha doğru olabilir. Çok sayıda kendime ait özellik bile bulmuş olabilirim veya geçici bir “ilgi duyma” olayıdır, emin değilim. Aynı anda dövüşe, nörolojiye(biyolojiye), kimyasallara, felsefeye,  arkeolojiye, müziğe, matematiğe ve edebiyata ilgi duymam çok mu anlamsız ya da bir anlamı var ben mi habersizim?

Nasıl Hissettiriyor Kendini, Değil Mi?

Herhangi bir dala tam anlamıyla odaklanamamış olmam benim hayatımın her alanında seçimlerimi zorlaştırıyor. Seçim yapmak zorunda bırakılmışlık olamaz mı yani problem? Birçok dalı bir anda ilerletemez miyim, çok vakit alır ve elmanın yarısı ile armudun yarısını birleştirip bütüne çevirmeye çalışmak gibi mi olur? Öyle oldu, iki farklı yarım bir bütün etmedi, hep yarım kaldım. Simülasyon demem de bundan, birçok farklı ruhun karması olarak tek bir bedende toplanmış diğer bir ruhun ortak özellik arayışından kaynaklı oluşan bir keşmekeş var sanki yıllardır benliğimde. Çok sayıda ruh boyut değiştirirken bedenime hapsolmuş ve her biri çıkamayacaklarını düşünerek konakçısı oldukları bedenime söz geçirmeye çalışarak hâkimiyet kurmayı amaçlıyor gibi…

Her Defasında Düşünüyorum, Hangisi “Ben” Oluyorum?

Kendimi bilgiyi beynime kazımaya çalışırken daimi olarak dağılmış halde bulmaktan çok yoruldum mesela; nedenini sorgulayıp felsefeye, aslını öğrenmeye çabalarken biyolojiye, etkileşimleri için kimyaya, eskiden olup olmadıkları ile ilgili arkeolojiye vs. Bilgi kalıcı olabiliyor bu şekilde farkındayım ve rahatsızlığım bundan değil, yavaşlatmış olmasından. ”Ezberlenmesi dayatılmış” o kadar bilgi varken ve zamanın kıymetli olduğu bu dönemde istemsizce “odak dağılması” olayının içine sürüklenmem benim için sinir krizi sebebi. Ben –ki etrafındaki kalabalığın sesinden genelde huzursuz olan- kafamın içinde bir sürü farklı insanın kendi önceliklerinin sıralanmış olduğu bir liste bulunan beynimde çoğu zaman kendi önceliğimi kaybediyorum ve ne olduğumu bulmam her defasında zorlaşıyor. Bu yalnızca bir konuda bilgi edinmeyi amaçladığımda değil hayatımın her aşamasında başıma gelen bir durum; gerçek Fikriye hangi kahveyi seviyordu, hangi tarz kitaplardan hoşlanırdı, hangi tarz filmleri severdi, ne tarz kıyafetler seçerdi, ne tarz yemek yerdi…

Peki, David Eagleman Ne Demişti?

Ben uygun bir konak değilim, onlarla birlikte yaşamak istemiyorum; susturamıyorum da bastıramıyorum da. Eagleman beynimizi yönetebileceğimizi söylemiyor muydu, tüm ipler elimizde değil miydi? Biz her şeyi doğru kabul ederek yaşıyorsak, beynimiz bize büyük bir illüzyon şenliği yaratıyordur…

Başa çıkamayıp üzerine düşünmeye başladıktan sonra bir ihtimal daha geldi aklıma: Eğer bu durumu bastıramıyorsam, yönetemiyorsam ya ben başka bir bedende hakimiyet kurmaya çalışıp başarısız olan bir konakçıysam?   Siz biliyor musunuz neler oluyor, düşündünüz mü?

Nörogenetik Nedir?

Toplumdaki hastalıkların çoğu bir veya daha fazla gen ile çevresel faktörlerin etkileşimini içeren karmaşık nedenlere bağlı olarak gelişir. Bu hastalıklarda bazen tek bir gen bozukluğu hastalığı oluşturabilir, farklı nörolojik bulguların birlikte bulunduğu 200’den fazla kalıtsal nörolojik tek gen hastalığı bilinir. Bunlar arasında Huntington Hastalığı, kas distrofileri sık karşılaşılan ve iyi bilinen örneklerdir. Ancak nörolojik hastalıkların çoğu çevresel nedenler genetik yatkınlığa eklendiği zaman gelişir. Yani multifaktöryel olarak adlandırılan bu bozukluklar genetik ve çevresel etkilerin bileşimi sonucu oluşur. Kanserler, hipertansiyon gibi nörolojik hastalıkların çoğunluğu (epilepsi hastalıklarının çoğunluğu, migren, Parkinson ve Alzheimer Hastalığının ailesel olmayan şekilleri) örnek olarak verilebilir.

Genetik bilimi, genlerin yapısı ve işleyiş şekilleri, görevlerini, çocuklara kalıtım özelliklerini ve toplumdaki dağılımı ile ilgilenir. Bu kadar geniş bir alanı kapsayan genetik bilimi farklı dallara ayrılır. Temel olarak klinik ve laboratuvar dışında genetik danışmanlık önemli bir yer tutmaktadır.

Genetik Danışmanlık ile ilgili ufak bir derleme aşağıdaki bağlantıda mevcut.

Eski dönemlerden beri canlıların fiziksel özelliklerinin (fenotip) kalıtılabildiği bilinmektedir. İnsanda 23 çift kromozom bulunur.  Kromozomlar DNA adı verilen genetik bilgiyi nesilden nesile taşıyan kimyasal parçaları içerir. İnsanda 30 bin civarında gen vardır. Çocuklar genin, anne ve babadan kalıtılan 2 kopyasını  taşır.

Son 50 yılda gelişen bilim ve teknolojiye paralel olarak bilgi birikimi hızla artmıştır. Aile içi ve toplumda hastalıkların dağılımına, oluşumuna, kontrolüne neden olan genetik fatörlerin incelenmesi, hastalıklar ile genetik alt yapı arasındaki  ilişkilerin belirlenmesi, gen – çevre  etkileşimi konuları genetik epidemiyolojik çalışmalar yapılmaktadır.

Bu tip hastalıklarda en önemli sinyaller ve uyarılar nelerdir? 

Nörogenetik hastalıklar sinir siteminin birçok farklı kısmını etkileyebilir. Örneğin sadece kaslar etkilediğinde güçsüzlük, yorgunluk, merdiven çıkamama, kaslarda erime görülebilir. Beyinin belli bölgeleri etkilendiğinde unutkanlık günler, yıllar içerisinde artarak ilerleyebilir, Parkinson hastalığında olduğu gibi hareket sorunları görülebilir. Aslında toplumda iyi bilinen nörolojik hastalık bulguları görülür. Bu hastalıklar bazen ailede de görülebileceği veya toplumda sık olduğu için hasta ve yakınları tarafından kolay farkedilir. Ancak her hastanın ailesinde hastalığın görülmesi şart değildir veya çok nadir görülen tanınmamış hastalıklar da olabilir.  

Bireylerin ve ailelerin nelere dikkat etmesi gerekir?

Normal yaşantısı dışında gelişen her bulgu devamlılık gösteriyorsa mutlaka doktora başvurulmalıdır. Bazen bulgular sins ilerleyebilir veya doğumdan itibaren olduğu için olağan kabul edilebilir. Ancak akranları gibi koşamadığı farkedildiğinde çocuğun bir sorunu olabileceği akla getirilmelidir.

Genetik hastalıklar genlerle ilişkili bir sorun olduğunu, ailesel hastalık ise o ailede birden fazla bireyin etkilendiğini belirtmektedir. Dolayısıyla ailede o hastalığın olmaması hastalığın genetik olmadığı anlamına gelmemektedir.

Bir diğer önemli nokta akraba evliliğinin, daha önce ailede olmasa da genetik hastalığın, ortaya çıkmasını kolaylaştıran en önemli durum olduğunun akılda tutulmasıdır.

Hatta aynı aileden olmasa dahi, hastalığın ve genlerinin sık görüldüğü bir bölgeden olan evlenmelerde dahi risk artmaktadır.

Çevre faktörleri ile genlerin etkileşimini her zaman net olarak belirlemek zordur ama sigara içenlerde kanser olasılığının artması buna en iyi örnektir. Bu nedenle sağlıklı yaşamak önem taşır.

Ailede hastalık olduğu bilinmekteyse mutlaka o hastalığın genetik nedeninin teknik imkanlar elverdiğince anlaşılması gerekir. Böylece evlenmeler, doğacak olan çocukların durumu hakkında genetik danışmanlık verilmesi daha kolay ve net olmaktadır. Genetik neden anlaşılamasa da klinik olarak bu riskler belirlenebilir ve ailelere bilgi verilebilir. Bu nedenle hamileliklerin danışılarak planlanması önem taşır.

Bu tip hastalıklarda en son teşhis ve tedavi yöntemleri nelerdir?

Son yıllarda genetik biliminde olan hızlı gelişmeler, insan genleri ve genetik hastalıklarla ilgili bilgilerimizi arttırmıştır. 1953’te DNA’nın çift sarmal yapısının gösterilmesi, 1985’te polimeraz zincir reaksiyonunun kullanıma girmesi ve 1990’larda insan genom projesi ile tüm alanlarda olduğu gibi nöroloji genetiğindeki gelişmeler hız kazanmıştır. 1961’de fenilketonüri (FKU) yenidoğanda ilk metabolik bozukluk, 1983’te Huntington ilk haritalanan genetik hastalık ve distrofin geni ile Duchenne Müsküler Distrofisi (DMD) ilk moleküler tanı uygulanan hastalık olmuştur.

Rekombinant DNA teknolojisindeki gelişmeler ile pozisyonel klonlama, polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) ile mutasyon taraması ve bağlantı analizi çalışmaları daha kolay hale gelmiştir.

Sorumlu geni saptanmış olan genetik sendromların tanısı moleküler genetik testler kullanılarak doğrulanabilmektedir. Bunlara örnek olarak spinal müsküler atrofi, müsküler distrofiler verilebilir. Sadece kromozom lokalizasyonu bilinen hastalıklarda ise bağlantı analizi gibi dolaylı yöntemler kullanılabilir.

Genetik tanı testleri klinik uygulamada şüphelenilen bir hastalığın tanısını doğrulamak, ayırıcı tanıda yer alan hastalıkları dışlamak, sağlıklı bir kişide hastalığın oluşacağını öngörmek (prediktif tanı), taşıyıcıları belirlemek, bir çiftin çocuk kararına destek olmak (prenatal), için kullanılabilir. Prenatal  tanı, genetik hastalığı olduğu bilinen ailenin çocuğuna doğum öncesi tanı verilmesi amacıyla yapılır. Ancak SMA, DMD gibi hastalıklarda uygulanır. İleri yaşta başlayan hastalıklar için uygulanmaz.

Genetik temeli henüz bilinmeyen klinik durumlarda aile çalışmaları önem taşımaktadır. Bu durumlarda fenotipin tanımlanması, aile bireylerinin değerlendirilmesi, aile ağacı çalışmaları ile kalıtım modeli belirlenebilir. Kalıtım paterninin anlaşılması klinik açıdan riskin belirlenmesi ve seçilecek genetik incelemeler açısından önem taşır. Klinik olarak değerlendirilen ailelerde uygun çalışma gruplarının oluşturulması, klinisyenler ve genetikçiler arasında işbirliğinin sağlanması en önemli aşamadır. Ancak tüm bu inceleme ve araştırmalar uzun, masraflı ve emek gerektirmektedir. Kan şekeri ölçümü gibi kolaylıkla sonuç vermek ve sonucu yorumlamak çoğunlukla kolay değildir.

Ailenin değerlendirilmesi ve genetik incelemelerin planlanması sırasında etik kurallar titizlikle uygulanmalıdır. Her birey hastalık, yapılacak incelemeler, amaç, olası sonuçlar hakkında ayrıntılı olarak bilgilendirilmelidir. Hasta ve ailesine araştırma kesinlikle amacından büyük gösterilmemeli, umut verilmemeli, olabildiğince açık davranılmalıdır.

Genetik hastalıkların tedavisi için bugün geliştirlmiş özel bir yöntem yoktur. Mevcut tedavi yöntemleri uygulanır. Ancak gen terapisi, kök hücre çalışmaları devam etmektedir.

Kimler Nörogenetik Hastalıklar Açısından Risk Altındadır?

Nörolojik genetik hastalıklar sinir sistemi hastalıklarında önemli bir grubu oluştururlar. Hastaların gündelik yaşantılarını etkileyebildikleri gibi, güçsüzlük, yorgunluk, hafıza kaybı gibi bulgularla da ortaya çıkabilirler. Eğer yukarıdaki gibi belirtiler varsa ve soy geçmişinde nörolojik rahatsızlıklar bulunuyorsa tıbbi destek alınmalıdır.

“Genetik Danışmanlık” ın Bu Durumdaki Önemi Nedir?

•İleride sahip olmayı planladıkları ya da mevcut çocukların etkilenme riski
•Tanı henüz konulmamışsa sorunun ne olduğu ve olası sonuçları
•Yapılabilecek testler
•Testlerin sonuçların yorumlanması ve kalıtsal nörolojik hastalıklar hakkında bilgiler yine genetik danışma sırasında hastalara ya da ailelere aktarılır.

Türk Nöroloji Derneği çatısı altında kurulmuş olan Türk Nörogenetik Çalışma grubu Türkiye’nin çeşitli üniversitede ve hastanelerinde çalışan alanında uzman nörolog ve genetikçiler tarafından oluşmaktadır. Bu grubun ana amacı ülkemizde sık görülen kalıtsal nörolojik hastalıklar üzerine araştırmaların, eğitim programlarının koordineli bir şekilde yapılmasını sağlayarak dünyada etkin bir yere gelmek, ve en son teknolojik gelişmeleri içeren tanı ve tedavi yöntemlerini ülkemizde sunmaktır.

Türk nöroloji derneği

Alzheimer, Parkinson ve Epilepsi gibi nörolojik hastalıkların detaylı bulunduğu farklı bir yazıda da görüşmek dileğiyle. Bilimle kalın… 🙂

Genetik Hastalıklar

Genetik hastalıklar, kişinin DNA’sındaki değişimler (mutasyonlar) sonucu ortaya çıkan hastalıklardır. DNA’daki bu değişimler gen olarak adlandırılan nükleotid dizileri üzerinde meydana gelir. Bu durumda etkilenen gen(ler)in işlevinde bozulmalar meydana gelebilir. Genin yapısındaki bozulma, kişinin yaşamsal fonksiyonlarını düzenleyen proteinlerin kodlanmasını engelleyerek veya yanlış kodlanmasına sebep olarak normal yapı ve işlevin bozulmasına sebep olabilir. Bu tür genetik bozukluklar, genetik hastalıklara neden olur.

Hastalığa neden olan mutasyonlar eşey hücrelerinde veya somatik hücrelerde meydana gelebilir. Eşey hücrelerinde meydana gelen mutasyonlar (germ hattı mutasyonları), sonraki nesillere aktarılabilen mutasyonlardır. Bu durumda hastalık muhtemel olarak kalıtsal niteliktedir.

Somatik hücrelerde yani üreme ve farklılaşma yeteneği olmayan doku hücrelerinde meydana gelen mutasyonlar ise kişide hastalığa yol açabilirken sonraki nesillere aktarılmaz.
Hastalığa yol açan genetik bozukluklar monogenik (tek gen kaynaklı), kromozomal veya multifaktöriyel olabilir.


“Osteogenezis Imperfecta”

Osteogenezis imperfecta (OI), esas olarak kemikleri etkileyen bir grup genetik bozukluktur. ” Osteogenez imperfecta ” terimi, kusurlu kemik oluşumu anlamına gelir. Bu rahatsızlığa sahip kişilerde, genellikle hafif travmadan veya görünür bir neden olmaksızın kolayca kırılan kemikler vardır. Birden fazla kırık yaygındır ve ciddi vakalarda doğumdan önce bile ortaya çıkabilir. Daha hafif vakalar, bir kişinin yaşamı boyunca yalnızca birkaç kırık içerebilir.

Tip I (aynı zamanda klasik deforme olmayan olarak bilinen osteogenez yetersizliği mavi sklera ile birlikte) arasında hafif formudur. Tip II (perinatal olarak öldürücü osteogenezis imperfecta olarak da bilinir ) en şiddetli olanıdır. 

Tip III (kademeli olarak deforme olan osteogenezis imperfecta ) ve IV (ortak değişken osteogenezis imperfecta ) dahil olmak üzere bu durumun diğer türleri normal sklera ile), bu iki uç nokta arasında bir yere düşen belirti ve semptomlara sahiptir.

Tip I de dahil olmak üzere Osteogenezis Imperfecta’nın daha hafif formları, çocukluk ve ergenlik döneminde genellikle yürümeyi öğrenirken düşme gibi küçük bir travmadan kaynaklanan kemik kırıkları ile karakterizedir. Kırıklar yetişkinlikte daha az görülür. 

Durumun hafif formlarına sahip kişiler tipik olarak, gözün genellikle beyaz olan kısmında (sklera) mavi veya gri bir renk tonuna sahiptir ve yaklaşık yarısı yetişkinlikte işitme kaybı geliştirir. Daha şiddetli etkilenen bireylerin aksine, Tip I’e sahip kişiler genellikle normal veya normale yakın boydadır.

Tip I ila Tip XIX olarak adlandırılan en az 19 tanınmış formu vardır. Karakteristik özellikleri örtüşmesine rağmen, çeşitli türler belirti ve semptomları ile ayırt edilir. Giderek artan bir şekilde, daha nadir osteogenezis imperfecta formlarını tanımlamak için genetik nedenler kullanılmaktadır.

Diğer osteogenezis imperfecta türleri daha ciddidir ve doğumda mevcut olan ve çok az travmadan veya hiç travma olmaksızın gerçekleşen sık kemik kırıklarına neden olur. 

En şiddetli osteogenezis imperfecta formları, özellikle tip II, anormal derecede küçük, kırılgan bir göğüs kafesini ve az gelişmiş akciğerleri içerebilir. Bu anormalliklere sahip bebekler, yaşamı tehdit eden solunum problemleri yaşayabilir ve doğumdan kısa bir süre sonra ölebilir.



“Hunter Sendromu”

Hunter sendromu öncelikle erkekleri etkileyen (X’e bağlı resesif) ciddi bir genetik bozukluktur. Bu hastalık vücudun dayanıklılık ve yenilenme kabiliyeti ile ilgili glikozaminoglikan (GAG) olarak da bilinen spesifik mukopolisakkaridozlarla ilgilidir. Hunter sendromu, lizozomal depo hastalıklarının ciddi tiplerinden birisidir. Hunter sendromunda, GAG’lar iduronat-2-sülfataz (I2S) enzim eksikliği ya da yokluğu nedeniyle vücutta hücrelerde birikirler. Bu birikim belli hücre ve organların vücut fonksiyonlarını etkiler ve bir dizi ciddi semptoma yol açar. GAG birikimi vücut hücrelerinde devam ettikçe, Hunter sendromunun belirtileri daha görünür hale gelir.  Bu hastalığa sahip bazı insanlarda farklı yüz özellikleri ve büyük baş gibi fiziksel özellikler vardır. Hunter sendromu bazı durumlarda, merkezi sinir sistemi tutulumu, sinir sistemi sorunları ve gelişimsel gecikmelere yol açar. Hunter sendromu olan bütün insanlar tam olarak aynı şekilde etkilenmezler, semptomların progresyon oranı büyük ölçüde değişmektedir. Ancak, Hunter sendromu her zaman şiddetli, ilerleyici ve hayat sınırlayıcı bir hastalıktır.

Genel olarak tanı yaşı 2-4 yaş arasındadır. Doktorlar MPS bozukluğunu iduronat-2-sülfataz (I2S) enzim aktivitesi ölçümü ile kesin tanı yapmadan önce ek bir kanıt sağlamak amacıyla bazı testler yaparlar . MPS bozukluğu için en yaygın kullanılan laboratuar tarama testi GAG için idrar testidir. Idrar testi GAG için bazen normal olabilir ama bu hastalık olmadığını göstermez . Hunter sendromunun kesin tanısı serum da, beyaz kan hücrelerinde ya da cilt biyopsisi ile fibroblastlar içinde I2S enzim aktivitesini ölçerek konulur. Hunter sendromlu bazı insanlarda I2S gen analizi ile klinik şiddet belirlenebilir. prenatal tanı amniyotik sıvı veya koryonik villus dokusundan I2S enzimatik aktivitesini ölçerek konulabilir.

Semptom ve Bulgular:

  • En belirgin bulgu zeka geriliğidir.
  • Yüz değişiklikleri: kalın kaslar, düz, basık burun kökü, etli ve geniş dudaklar, büyük dil vb.
  • Orta kulak ve iç kulakta sağırlık.
  • Erken başlangıçlı, ilerleyici eklem kontraktürleri.
  • Büyüme geriliği.
  • Kardiyak tutulum ve kalp yetmezliği.


Prof.Dr.Meral Yirmibeş Karaoğuz’un “Meslek İçi Sürekli Eğitim Dergisi” adlı dergide bulunan “Hastalık ve Gen Tedavisi” başlıklı konuda yazmış olduğu derleme aşağıdaki bağlantıda mevcut, keyifli okumalar. 🙂

Bilim Günlüğü

Gelme “kanser” üzerimize!

Kanser dünyada ölüm nedenleri arasında ilk sıralarda yer alıyor. Son bir asırdır modern tedavi alanında gelinen büyük gelişmelere rağmen, kanser tedavisinde istenilen noktaya ulaşmak mümkün olmamıştır. Çünkü sağlıklı hücre üzerine toksisite göstermeyen, kanser hücresini selektif olarak yok eden ya da kanser hücresinin gelişimini inhibe eden ilaçları geliştirmek oldukça zor. Günümüzdeki kanser kemoterapisinin kullanımı yetersiz kalıyor.

Hayatı kanser ile mücadelede geçen Neslican Tay.

Peki tam olarak nedir bu kanser?

Kelime anlamına bakılırsa, bir organ veya dokudaki hücrelerin düzensiz olarak bölünüp çoğalmasıyla beliren kötü urlar olarak tanımlanır. Ancak genel anlamda, vücudumuzun çeşitli bölgelerindeki hücrelerin kontrolsüz çoğalması ile oluşan 100’den fazla hastalık grubudur.

Bildiğiniz üzere vücudumuzdaki tüm organlar hücrelerden oluşur ve hücreler vücudumuzun en küçük yapıtaşlarıdır.

Kas ve sinir hücreleri dışında sağlıklı vücut hücreleri bölünme yeteneğine sahiptir. Örnek olarak herhangi bir yerimizde bir yaralanma meydana geldiğinde, vücudumuz onu eski haline getirmek, iyileştirmek için bu bölünme yeteneğini kullanarak gerekli bölgeye yoğun bir hücre göçü yapar.  Tabii ki her hücrenin hayatı boyunca belli bir bölünme sayısı olduğu için de yetenekleri sınırlıdır, yani sonsuz bölünemezler. “Bilge” bir insanın nerede, ne zaman ve nasıl konuşacağını bildiği gibi sağlıklı bir hücre de ne zaman, nerede ve ne kadar bölünmesi gerektiğini bilir.

İşte, nasıl insan bazen çenesini tutamıyorsa, kanser hücreleri de buna benzer şekilde bilincini kaybeder ve kontrolsüz bir şekilde bölünerek çoğalmaya başlar. Kanser hücrelerinin birikmesiyle tümörler oluşur ve normal dokuları sıkıştırabilir veya tahrip edebilirler.

Metastaz adı verilen bir olayla kanser diğer doku ve organlara yayılır. Bu olayda kanser hücreleri oluştukları tümörden bağımsız hale gelir ve kan veya lenf dolaşımı ile vücudun diğer bölgelerine giderek burada yeni tümör kolonileri oluştururlar ve büyümeye devam ederler.

Hasini Jayatilaka’nin “Kanser hücreleri nasıl iletişim kurar ve onları nasıl yavaşlatabiliriz” başlıklı TED konuşmasını bırakıyorum, göz atmak isterseniz… 🙂

Bir sonraki yazıda kanser türleri ile alakalı yazılarda görüşmek üzere, bilim ile kalın 🙂

Ben, kimim?

Ben Fikriye Hilal Şahin, bir babanın dişini tırnağına takıp emek verdiği 4 çocuğundan biriyim. 🙂 Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümünde öğrenim görüyorum, 21 yaşındayım.

Bu bölüme başlayana dek ders olarak biyolojiden nefret ediyordum, klasiktir bu; nefret ettiğin alan senin hayatın olur. Büyük bir risk alarak tercihlerimin arasına bu bölümü yazdım ve şimdilerde şükür kaynağım oldu. Hayatım boyunca canlı biliminin göremediğim yüzünün aslında benim geleceğim olacağına ihtimal dahi vermedim. Tercihlerimde hep kararsızdım, geleceğimi nasıl geçirmek istediğimi bana sorduklarında “ders çalışarak” diyerek cevaplıyordum. Evet, garip ancak böyle; böyle de devam edecek. Öyle bir alan seçtim ki ucu bucağı yok, daimi olarak gelişiyor, değişiyor ve bu değişim bilim insanları tarafından fark edilip geliştiriliyor. Bu tam da bana göre dedim, benim de çorbada tuzum bulunacak!

Kolay olmayacağının bilincindeyim ama evrenin de emeğin karşılığını, uğraşların karşılığını bir şekilde avuçlarıma döküp bana gülümseyeceğinden eminim. Karanlık çökecek, düşeceğiz, yaralar açılacak, kanayacak; kabuk bağlayacak ve kalkacağız, yürümeye devam edeceğiz. En nihayetinde bilimi anlamak, bilim insanı olmak, bütün canlıların hayatına dokunmaktır; tüm atmosferi kucaklamaktır, ne kadar kolay olabilir ki… Özetle bana fayda sağlayacak, aynı zamanda ruhumu besleyecek, asla sonu olmayacak bir mesleğe ihtiyacı olan biriydim; buldum ve ona layık olmak için çabalıyorum.

Bu sayfayı açmamdaki amaç çok komplike değil esasında, hem kendime bir sorumluluk edinmek hem birilerine bir iki kelime de olsa bilgi işlemek… Sürekli olarak araştırma yapıp Word ve Pdf formatında bir şeyler okumaktan sıkılıyordum ve bu bilgileri bir sunum üzerinde harmanlamak sadece benim için faydalıydı ve kesinlikle zorunluluk ve sorumluluk yoktu. Artık sorumluluğun getirdiği bir zorunluluğum var, umarım sizler için faydalı olurum 🙂

Bilim ile kalın, iyi bilgilenmeler…

Peki siz ne yaptınız?

Size de oluyor mu?

Bazen sesimi duymaları için “çirkeflik” denilen cadılıklar yaptım, kalp kırdım, üslubum ağırdı, sert sıfatlı suratsızın biri oldum. Deneyimlerimi göz önünde bulundurunca bunları değiştirmem gerektiğini fark edip içimden başlayacak bir devrim yolu geliştirdim. Her devrim başlangıcında olduğu gibi uzun ve zorlu bir sürecin beni beklediğinin açık ve net bir şekilde farkında olmama rağmen zaman zaman vazgeçip tamamen olduğum gibi davranma kararı aldığım oldu. Devrimimin amacının, nasıl olabileceğim listesi çıkararak hayatımın en huzurlu geçtiği, benliğimi bulup onu bürünmek olduğu, şimşeği beynime iletildiği anda daha güçlü bir iradeyle yoluma devam ettim. Olaylara aşırı tepki göstermeden sakinliğimi korumaya çalışarak ve ihtiyaçlarımın da giderilmesi gerektiğini, benim de yardımcı olabileceğim durumlarda yardımımı esirgemeyeceğimi kibar bir üslupla insanlara hissettirmiştim. İlk yanlışım insanlara onlardan beklentim olduğu izlenimini vermekti, insanlar kendilerinden beklentisi olan insanlardan ya direkt kaçarlar ya da iliğini kemiğini sömürüp kaçarlar; insanlar kaçar. Kaçtılar, direkt kaçanlar da oldu iliğimi kemiğimi sömürüp kaçan da… Taktik değiştirmem lazımdı, rol çaldım ve bu kez ben iliklerini kemiklerini sömürdüm ama ben kaçmadım; ulaşabilecekleri kadar uzaktaydım. İkinci hatayı yaptım. Ulaşabilecekleri kadar yakında olduğumu belirttim, insanlar uzaktakindense yanındakinden faydalanmayı tercih ederler. Eklemeler yapıyordum sürekli beynime, onlar istedikleri zaman ulaşamayacağı kadar uzaklaştım ve ben istediğim zaman ulaşabileceğim kadar yakındaydım; sadece değer verenler ulaşabilecekti. Mesela sen sabah evine 50 metre uzaktaki büfeden mi ekmek almayı tercih edersin yoksa 200 metre uzaktaki fırından yeni çıkan kokusu üzerinde sıcak ekmekleri olan fırından mı? Eğer karnının doymasını amaçlıyorsan büfeye gidersin, ekmeğin çok önemi yoktur ancak mükemmel bir kahvaltı yapmak isteyip sıcak ekmeğe bayılan biriysen fırını tercih edersin, ulaşım süresinin veya mesafenin önemi yoktur. İnsanlarla iletişimdeki olmam gereken konumu bulmuştum. Şimdi ben, herkese istediğim zaman ulaşabilecek kadar yakında; onların istediği zaman ulaşamayacağı kadar uzaktayım. Kendimle sosyalleşiyor, kendimi tanıma adına önemli adımlar atıyorum. Bir gün “başardım” diyeceğimi düşünmek, en üstlerde bir yerlerde ideallerime daima öncülük ederek beni motive edecek tek “şey”.

Ben böyleyim, kendi algı kaymalarıma inanarak yaşadığım için, çorap söküğü gibi gelecek hayatımda yanlış ilmeklere takılıp koptum. Beni henüz tanımayan insanların bile hakkımda yazdığı senaryolar ile kafalarında yaşattığı “ben” olmayan bana zulmetmelerine müsaade ettim. Çünkü biz insanlar, birbirimizi tahmin etme konusunda berbat varlıklarız.

Oprah Winfrey’e doğruluğundan emin olduğu şeylerin ne olduğu sorulduğunda emin olduğu 20 şeyden bahsetmiş. Bu 20 cümlelik listeyi sizinle paylaşacağım ve emin olun ki hayatınızı şekillendirmek için bu liste ile temel bile atabilirsiniz…

Başlıyoruz…

  1. Ektiğin kadarını biçersin. Emeğin sana mutlaka aynı oranda geri döner.
  2. Kendi hikayeni kendin yaz. Kimse senin senaryonu yazmasın.
  3. Geçmişte birinin sana yaptığı bir kötülüğün, bugün hiçbir gücü yoktur.Ancak sen o gücü verirsen olur.
  4. İnsanlar sana kendilerini nasıl tanıtıyorlarsa, önce öyle kabul et.
  5. Endişelenmek vakit kaybıdır. Öyle yapacağına, endişelendiğin şeyle ilgili bir şey yapmaya harca o zamanını.
  6. Neye inandığın, hayallerinden, isteklerinden ve beklentilerinden çok daha güçlüdür. Sonunda her zaman, inandığın şey oluyorsun.
  7. Sadece tek bir dua edeceksen, o, “çok şükür” olsun.
  8. Mutluluğun verdiğin sevgi kadardır.
  9. Hata, seni başka yöne yönlendiren bir yol işaretidir.
  10. Herkesin dediğinin aksine davranırsan, dünya yıkılmaz.
  11. İçgüdülerine güven, onlar yalan söylemez.
  12. Önce kendini sev. Sonra da, o sevgini her fırsatta etrafına yaymayı öğren.
  13. İşini tutku yönetsin.
  14. Sevdiğin şeyi yaparak para kazanmanın bir yolunu bul. O zaman her maaş sana bonus olur.
  15. Aşk acıtmaz. Çok da iyi hissettirir.
  16. Her gün, yeniden başlamak için bir fırsattır.
  17. Dünyadaki en zor iş, anneliktir ve bütün kadınlar bunu ilan etmelidir.
  18. Şüphe, “-ma” ekidir. Kıpırda-ma, cevapla-ma, acele et-me.
  19. Ne yapacağını bilemediğinde, sakinleş. Cevap gelir.
  20. Hiçbir dert sonsuza kadar sürmez.

Bu 20 madde hepimizin geleceğine tuttuğu kendinden emin bir “ışık” olur umarım. Ferah kalın… 🙂

Moleküler Biyoloji ve Genetik Nedir?

Neden “Geleceğin Mesleği” diyorlar, bu bilim insanları neler yapıyor?

Bu soru bizim 1.sınıfta aldığımız “kariyer planlama” dersinin temeliydi. Biz hangi bölümü okuyoruz, ne için okuyoruz ve ne iş yapacağız? 

Esasında kafamızda kolay canlandırabilmek adına Biyoloji anabilim dalını anne; Kimya anabilim dalını baba olarak gözümüzde canlandırırsak Moleküler Biyoloji ve Genetik çocuk oluyor. Klasik eski toprak sözü olan “ah şu yeni nesil, ne çok yeni icat çıkarıyor” sözü de tam olarak uyuyor. Özetle Moleküler Biyoloji ve Genetik, Biyoloji ve Kimya temelli, daha detaycı ve adından anlaşılacağı gibi “moleküler” bir alandır. 

Son yıllarda klişe bir söz olsa da gerçekten “geleceğin mesleği” unvanını hak ediyor ve önü ciddi anlamda açık. Bu cümleyi ülkeyi baz alarak düşünmek mantıksız olur. Moleküler Biyoloji ve Genetik geniş bir alanı kapsayarak bilimsel gelişmeleri yakinen takip eder ve bu çerçevede ışığından yararlandığı bilime yeni ışıklar tutar. Bu sebeple de diğer bilim dallarıyla sürekli iletişim halindedir. Moleküllerin temel özelliklerini, yapı ve çalışmalarını, birbirleriyle olan etkileşimlerini, gelişim evrelerini, işleyiş ve patolojik durumlarını inceler. Moleküler biyoloji ve genetik DNA ve RNA proteinlerinin daha da içerisine girmekle kalmaz en küçük yapıları ve birbirleri arasındaki iletişimi inceleyerek yaşamın kaynağına kadar iner, hastalıklara sebebiyet veren olayları keşfeder ve kökenini bularak tedavi arar.

Bir Moleküler Biyoloji ve Genetik öğrencisinin kabullenmesi gereken birkaç cümle yazacağım:

  • Bu bölümde eğitim almaya başladığın andan itibaren bir bilim insanı adayısın.
  • Bilime kendini adamalısın.
  • Öğrenmekten sıkılmamalı ve kendine daima “bir şeyler” katmalısın.
  • Bilimsel gelişmeleri yakinen takip etmen gerektiği için sürekli aktif olmalısın.
  • Bilimde nokta atışı ile her zaman başarılı olamayacağını unutmamalı ve başarısızlıkla karşılaştığında umutsuzluğa kapılmamalısın.
  • Birçok fırsatın olacak ama imkan bulamayacaksın, buna rağmen kendini ispatlayana kadar dimdik durmalısın.
  • Laborant ve Moleküler biyolog arasındaki farkı anlamalısın.
  • Kesinlikle dil öğrenmelisiniz, bilimin dilinin İngilizce olduğunu unutmayalım.

Bu listeyi daha uzatabiliriz ama bu kadarı şimdilik yeterli…

Peki gelelim, ne iş yapacağız?

Bu bölümde eğitim alıp yapacağımız çalışmalarla dokunduğumuz alanlar neredeyse sınırsızdır. Tüp bebek tedavileri, ilaç araştırma ve geliştirme, kök hücre tedavileri, genetik kök araştırmaları, üniversitelerde öğretim görevlisi, tıbbi cihaz geliştirme, adli tıp laboratuvarlarında çalışmak sadece birkaç örnektir.

Kendinizi yakın hissettiğiniz alana yönelerek farklı alanlarda çalışabilirsiniz. Kanser araştırmaları, genetik hastalıkların tanı ve tedavisi, biyoteknoloji, bitki genetiği, hayvan genetiği gibi daha fazla ve farklı alanlar mevcut. Bir sonraki yazılarımda farklı alanlarda yapılan çalışmalara yer vereceğim. 

Bilimle kalın, teşekkürler…